“Burası bizim keyif alanımız sen faydalanamazsın…
Sana ne oluyor ki?
Sen ne zannediyorsun kendini?”
Devlet dairelerine gitmekten nefret ettiğimden olsa gerek memur arkadaşlarım bana hep sürpriz hazırlar. Her seferinde benim için sürprizler hazırlayan memur arkadaşlarım yine hiç üşenmeden benim için ne hazırlıklar yapmış öğrenmek istersiniz diye düşündüm!
Doğum gününde kendisine sürpriz yapılacağını hisseden ve büyük bir heyecan duyan normal bir insan duygularıyla memur arkadaşlarımın normalde olması gerektiği daireye gittim. Bir de ne öğreneyim, söz konusu arkadaşlarım orayı terk etmişler başka bir yere taşınmışlar. İlk gittiğim dairede bana bu yönde bilgi verilirken, bilgi veren diğer memur arkadaşlarımın gözlerinde çok yoğun geçen mesai saatlerini böldüğüm için kızgınlık ifadesi vardı… Suç işlemiş bir çocuk masumluğunda yanlışlıkla gittiğim daireden uzaklaşırken, boynum bükük, yüreğimde devlet memurlarının vaktini aldığım için derin bir hüzün vardı. Ne yazık ki bu ilk hatam olmayacaktı!
Taşındıklarını öğrendiğim ‘şakacı’ memur arkadaşlarımın bana tarif edilen yeni yerlerine gittiğimde onları bulmam hatırı sayılır düzeyde vaktimi aldı. Devlet ilk yaptığım hatadan dolayı sanki benden rövanş alıyordu. Neyse sürpriz yapılacak bir kişinin duyduğu heyecanla odaların kapısını tek-tek çalarken, kalbimin daha hızlı attığını hissediyordum. Ne var ki odalardan birinin kapısı kilitliyken diğer iki odanın kapıları ardına kadar açıktı ve benim aradığım şakacı dostlarım maalesef ortalıkta yoktu. Hüzün dolu yüreğim beni alt katlara kadar götürmüştü. Neredeydi çok muhterem şakacı dostlarım? Neyse ki alt katlarda olan ve yanına gittiğimde telefonda sanırım yemek tarifi alan bir başka memur arkadaşım konuşmasını yarıda kesme nezaketini göstererek benimle ilgilenmekle kalmadı bana şifreyi verdi “Kapıyı güçlü çal ordadırlar” dedi. Derhal yukarı çıktım artık şifreyi biliyor, gerekeni yapacaktım. Güçlü bir şekilde kapıyı çaldım, yine ses gelmeyince cesaretimi toplayıp girdim içeri… Vayyyyy şakacı memur arkadaşlarım benim için kahve partisi düzenliyordu. Boş odaların nedenini anlamıştım herkes oradaydı, kahveler içiliyor sigaralar yanıyor bağıra-bağıra bir şey konuşuyorlardı ki eminim “halkımıza daha iyi nasıl hizmet verebiliriz” başlıklı bir konuyu tartışmaya açmışlardı! Ancak ben içeri girdiğimde neden hep bir ağızdan “Sürprizzzzz” diye bağırmadılar hala anlamış değilim. Neyse içeri girdiğimde selam faslından sonra sebebi ziyaretimi açıklamak zorunda kaldım; bir kahve bile içemeden…
Ziyaret sebebimle ilgili bir telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldım ve kendimi balkona attım. Konuşmam bittikten sonra içeri problemimi anlattığım arkadaşımın yanına gittim. Şakacı memur arkadaşımın yüzü ve tavrı birden değişti, anlayamadığım bir kızgınlıkla bana şunları söylüyordu: “Burada rahat bir ortam olabilir ama siz balkonda telefonla konuşamazsınız” diyordu. Büyük bir hata yapmış, hizmet almaya gittiğim yerde, sigara ve kahve eşliğinde bana daha nasıl iyi hizmet verebileceklerini düşünen, benim ödediğim vergilerle hatırı sayılır bir hayat süren arkadaşlarımın balkonunda telefonla konuşmuştum. Ne yapıp yapın siz benim hatalarımı tekrarlamayın!
Bana ne oluyordu ki? Ben kimdim? Nasıl olurda onların keyfi mekânlarından faydalanırdım? Kendi kendime bu soruları soruyorum ve aslında bende soru sormak istiyorum: Eyyyy sorumlular nasıl olurda ülkemizde yaşayan her bir vatandaşa neredeyse üç memur düşerken, bu kadar zor, bu kadar kötü ve aşağılayıcı hizmet alıyoruz?
Trafikte lütfen saygılı olun? ‘Küresel’ Popülizm---5.11.2008 “Küreselleşen dünyamızda, sistemler artık eskisi gibi…” “Küresel ısınma tüm dünyayı etkisi altına alırken, biz şunları...” “Küresel mali kriz ülke ekonomisini etkilerken alınan önlemlerle…” Çok seviyoruz büyük laflar etmeyi; kendimizi önemli biri gibi hissetmemize sebep oluyor sanırım. Bunun için çok çaba sarf etmiyoruz. Hatta cümlemizin başına getirdiğimiz sihirli birkaç kelime bile yeterli oluyor diye düşünüyoruz; karşı tarafa önemli bir şey söylediğimizi hissettiriyor bize. Abartıyoruz… Bu sihirli kelimelerden sonra söylediklerimizin ne anlama geldiğini bazen bizde bilmiyoruz. İşin kötü yanı karşı tarafta bu konuya pek önem vermiyor. “Bu adam önemli şeyler söylüyor” diyor, gerisini önemsemiyor. Müthiş bir iletişim ağı oluşuyor birden bire, herkes bir şeyler söylüyor; kimin ne dediği önemli değil! Başında söyledikleri önemli oluyor.
Seviyoruz aslında boş konuşmayı, büyük laflar ediyor edasıyla kendimizi önemli biri gibi göstermeyi. Önemli biri olmak istiyoruz herhalde, fakat bunu kısa yoldan ve ezbere yapmaya çalışıyoruz. Okumuyoruz, araştırmıyoruz, bilmiyoruz… Muhataplarımızın bilmediğimizi bilmelerini istemiyoruz. Bildiğini düşündüğümüz kişilerin ağzından konuşuyoruz. Sonuçta birden bire herkes aynı şeyi konuşmaya başlıyor, aynı cümleleri kuran farklı kişiler her yanımızı sarıyor. Hoşumuza gidiyor hep birlikte aynı şeyi hemen-hemen aynı cümlelerle konuşmak.
Aramızda arada sıyrılmaya çalışanlar olmuyor değil! Farklı kaynaklardan farklı bilgiler edinen dostlarımız “tabi konunun bir de şu boyutu var” şeklinde bilge bir kişiymiş gibi konuşmaya başlayıp öne çıkıveriyorlar; hem de saygımızı kazanarak. Bu adam çok bilgili diyiveriyoruz, bir anda bilgisizliğimizi kabulleniyoruz. O an heyecan sarıyor bedenimizi, bu adamdan öğrendiklerimi hemen bir yerlerde kullanmalıyım düşüncesiyle sabırsızlanıyoruz. Kullanıyoruz da, hem de cömertçe… Artık bizde o konuyu konuşan diğerleri gibi popülerleşiyoruz. Popüler bir konu hakkında hiçbir şey bilmesek de yorumlarımız oluyor ezberimizde, bizde diğerleri gibi oluyoruz…
Saat gibi işliyor sistem, bir bakıyoruz Dünya küreselleşmeyi konuşuyor, hemen her cümlemizin başına “küreselleşen dünyamızda” kalıbını yerleştiriyoruz. Savunuyor veya karşı çıkıyoruz, fikrimiz oluyor konu hakkında, bilgeliğimizi sergiliyoruz. Fakat birden gündem değişiyor, çevre sorunu ortaya çıkıyor. Bizim için önemli değil! Cümlelerimizin başına getirdiğimiz “küreselleşen dünyamız” kalıbını “küresel ısınmanın etkileri” ile değiştiriyoruz. Birden bire bu konuda da fikrimiz oluveriyor. Eee küresel dünyada gündem hızla değişiyor! Tam ‘küresel ısınmaya’ ısınmışken birde bakıyoruz dünyada küresel mali kriz çıkmış… Ama bu da önemli değil! Sihirbazlara nazire yapar gibi hokus-pokus bile demeden mevcut cümle kalıbımızın başına “küresel mali kriz” koyuyoruz, yine birden bire bu konu hakkında da fikrimiz oluveriyor. Öğrenmeye, araştırmaya, üretmeye gerek yok!
Yani her konuda bizim fikrimiz var.
Yani biz her konuda konuşabiliriz.
Yani bizler bilgeyiz…
Biz kim miyiz?
Etrafınıza bu gözle bakmaya ne dersiniz?
Biliyormuş gibi yapmayan, yapmaya çalıştığının hakkını veren bir gruptan söz etmek istiyorum. Geçtiğimiz akşam gittiğim Old Tunnel’de sahne alan -daha önceleri de birçok kez dinleme fırsatı bulduğum- “Unreal” yine muhteşemdi. Old Tunnel’i işleten Serkan’a da söyledim bunu “Serkan sen bu işi biliyorsun gardaş” dedim… Neyse grup elemanları sahnede en iyi bildikleri işi yapıyorlardı. Sapmadan, tarz değişmeden, yalın ve tüm orijinalliğiyle… Bildiğin işi yapmaya tam bir örnek gibiydiler. Bu nedenle teşekkürler “Unreal”.
Bugünlük bu kadar!
Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. Kralların Sınavı---6.11.2008 “Daha bir yıldır bu işi yapıyorsun, senin ne haddine ustalık…
Hoca hanım biz insanları böyle eğitiyoruz… (Hem sana ne oluyor ki?)
Burada kural biziz. Ehuheueheu”
Geçen gün kaleme aldığım ‘Devlet Daireleri (Keyfi Mekân)’ yazıma örnek teşkil eden başka bir olayı bu sefer bir başkasından duydum. Bana anlatıldığın da duyduklarıma inanamadım; bakalım bana anlatılanları size anlatmaya çalıştığım alt satırlardaki cümleleri okuduğunuzda sizler inanabilecek misiniz? Açıkçası çok merak ediyorum!
Olay mesleki uygulamalı sınavların devlet tarafından yapıldığı bir yerde geçiyor. Yani bu sefer ‘Keyfi Mekân’ olarak seçilen yer, sınavların yapıldığı bir mekân. Söz konusu sınav olunca, yapılan keyfi uygulamalar, haliyle o sınava giren kişilerin hayat akışıyla doğru orantılı oluyor. Dolayısıyla canlar yanıyor, canlar yakılıyor.
Peki, canlar nasıl yakılıyor?
Dengesiz Notlar:
Sınavda karar verenler yani not verme hakkına sahip olanlarda ki dengesizlik canların yanmasında ön planda. Aslında sorunun kaynağı bu! Not verme yetkisine sahip dört kişiden oluşan öğretmenlerin dağılımı şöyle: Yapılan meslekle ilgili Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı iki öğretmenin yanında, söz konusu mesleği icra eden, bundan para kazanan iki ‘sözde öğretmen’ den oluşuyor. İlk bakışta mantıklı bir dağılım gibi görünse de insanların egoları, arzu ve hırsları bir araya gelince dengesizlik kaçınılmaz oluyor. Bu işten para kazananların kendileriyle aynı mesleği yapmaya talip olan kişilerin önünü kesmesi işten bile değil. Böyle bir güçleri var. İşin kötü yanı bunun farkındalar ve görünen o ki zamanla oluşan karşılıklı çıkar ilişkileri diğer –sözde- not verenleri etkiliyor. Söz konusu çıkar ilişkileri tahmin edebileceğiniz gibi; senin adamına ben, benim adamıma sen not verirsin ilişkisi...
Krallık:
Birileri size eğer güç verirse ve siz bunu kaldıramayacak durumdaysanız; yani bunu kullanabilecek, bu güçle “burada kral benim, ben ne dersem o olur” diyebilecek karakterdeyseniz, size aslında küçük de olsa bir krallık verilmiş demektir. Sizde bunu sonuna kadar kullanırsınız ve ezdiklerinizin aslında birer insan olduğunu, belki de hayatlarını bu sınava bağlayarak sürdürmeye çalıştıklarını unutursunuz. Tıpkı saraylarda yaşayanların saray dışındakileri unuttuğu gibi… Siz bir kralsınızdır artık, diğerleri sefil insanlar, ağzınızdan çıkacak birkaç kelama bağlıdır onların hayatları. Farkındasınızdır belki de bunun, ancak umursamazsınız, sizin için bunun önemi yoktur. Size verilen kısa süreli krallığın tadını çıkarırsınız. Belki de evinizde, işyerinizde, sevdiklerinizin arasında lafınızın geçmediğinden dolayı bu anı kaçırmak istemiyorsunuzdur. Kim bilebilir ki?
Sözde Eğitimcilik:
Tüm bu duygularla hareket eden, egolarından kurtulamayan, kral olduğunu zanneden ve aynı zamanda bu işten para kazanıp da kendi sektörüne talip olmaya çalışanlara not vermeye kalkan insanların hal ve tavırlarını gözünüzün önünden geçirin. Durun bitmedi o kişilerin eğitimci olma iddialarını da göz önüne alın… Nasıl bir tablo ile karşılaştınız? Hayal etmesi bile zor olan bir tablo ile karşılaştığınızın farkındayım. Hayal etmesi bile zor iken, ülkemizde söz konusu mesleği ilerletmeye çalışanların, bu insanların ağzından çıkacak sözlerle hayatlarını çizmeye çalışmasını düşünün.
Hayret etmeyin! Farklı şekillerde sizinde başınıza geliyordur şüphesiz…
Nerede oluyor bunlar demeyin! Şu an ustalık sınavı yapılan yerleri düşünün…
Sen neden yazıyorsun bunları demeyin! Sizde karşılaştığınız ‘keyfi mekân’lardaki keyfi uygulamaları haykırın!
Kim bilir haykırışlarınızı duyar yazarım.
Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun.