Bir tartışmadır aldı başını gitti…
Kafa karışıklığı üst düzeyde, her kafadan bir özgürlük tanımı çıkıyor; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü…
Oysa söz konusu kafa karışıklığına yanıt İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü tanımlamasında yer almaktadır. Buna geçmeden önce ifade etmeliyim ki özgürlükleri savunmamak, arkasında durmamak, kısıtlamalara ‘yanlış’ dememek akıl tutulması olarak isimlendirilebilir. Çünkü ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temel unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve açıklık ilkelerinin var olması bakımından vazgeçilmezdir.
Ve fakat sınırlamalardan muaf değildir. Bu öyle bir dengedir ki, ifade özgürlüğünüzü sınırsız kullanmanız başkalarının özgürlüklerine, haklarına saldırıyı beraberinde getirebilir. Ayrıca bu size sorunlar yaratabilir. Zira bu konuda önceki gün bir yazı kaleme alan Fevzi Tanpınar Fransa’da görülen bir davadan söz etmiş, ifade özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceğine örnek göstermişti. Söz konusu dava kararının haberi şöyle: “Paris Mahkemesi, 'Le Parisien Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Cezayir asıllı Yahudi Gazeteci Eric Zemmour'un yorumlarıyla ifade özgürlüğü sınırlarını aştığına'' hükmetti. 'Canal Plus'' televizyon kanalında bir tartışmaya katılan gazeteci, 'Polis siyahları ve Arapları niye çok arıyor? Çünkü kaçakçıların çoğu Arap ve siyah. Bu bir gerçek' demişti. Mahkeme gazeteciye bu konuşmalarından dolayı, 2 bin Euro tutarında para cezası verdi. Avrupa'da ırkçılık suçundan daha önce İngiliz Yazar David Irving, Alman Ernst Zündel yargılanmış, haklarında mahkumiyet kararı çıkmıştı.”
Fransa’nın bu konuda hassas olmasının nedeni hiç şüphe yok ki 1789 Fransız Devrimi’ne dayanıyor. Zira Fransız devrimine müteakip ifade özgürlüğü gelişim göstermiş bugünkü haline kavuşmuştur. Söz konusu hal İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde (İHAS) şöyle ifade edilmektedir: “Herkes, anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce özgürlüğünden başka, resmi makamlar karışmaksızın ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın, haber ve düşünce almak ya da vermek özgürlüğünü içerir.Bu madde, devletin radyo, sinema ya da televizyon işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmasını engellemez. Kullanılması görev ve sorumluluk gerektiren bu özgürlükler, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzenin korunması, suçun önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması için, demokratik bir toplulukta zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, koşullara,s ınırlamalara ya da yaptırımlara bağlı tutulabilir.”
Burada söz konusu olan ve hassasiyetle üzerinde durmamız gereken unsur çok açık ortadadır. Eğer ırkçı söylemlerle toplumunuzda yer alan bireyleri ötekileştirirseniz, İHAS’da da belirtildiği gibi düzenin korunmasına darbe indirir suçun önünü açarsınız. Bunu bilinçli ve tam da bunun için yapıyorsanız: siz provokatörsünüz demektir. Ki sizin için medyada yer almak tam anlamıyla gıda niteliği taşır. Zira medyada yer aldıkça provokasyon hedefinize bir adım daha yaklaşmış olursunuz. Bunu yaparken de, ifade özgürlüğünü istismar eder, densizlik kelimesini basiretsiz bırakma becerisi gösterme başarısına nail olur, plankton beyinli bir birey gibi oradan oraya dolaşırsınız.
Bu noktada önemli olan deşifre olmanızdır. Ki artık çok açık ortadasınız. İkinci önemli noktaysa medyada yer almanızı önlemektir. Ki bu noktada meslektaşlarıma çok iş düşüyor. Bu noktada yapılması gereken, İHAS Sözleşmesi’nde de açıkça ortaya konduğu gibi ifade özgürlüğünü istismar eden ve plankton beyinlerden çıkan ırkçı söylemlere yer vermeyerek buna engel olunabilir. Umarım sevgili meslektaşlarım bu farkındalıkla hareket eder. O da bir insan! ---3.04.2011 Bizim çakal efendi o günde tamda istediği ortamı yakalamış ağzına geleni söylemenin verdiği mutlulukla gecenin ilerleyen saatlerinde elinde viskisi mehtabı izliyordu. O gün yaşadıklarını düşünüyor kendiyle gurur duyuyordu. Aslında bu gurur duyması ezelden gelen bir şeydi. Yıllar önce alttan girip üstten çıkmış kendine toplum içinde ‘saygın’ bir yer bulmuştu. Bunu sonuna kadar hak ediyordu. Zira o noktalara gelmesi yıllar sürmüştü. Ağam paşamla buralara gelmişti. Ama olsundu buradaydı ya gerisi boştu…
Şimdi ise farklı ağaları paşaları olmuştu çakal efendinin… Şimdikiler bir farklıydı. Olmadık şey istiyorlardı ve hemen… Elinden geleni yapıyordu çakal efendi… Bunu da başaracaktı… biliyordu: “Az kaldı başaracağım” diyerek bir yudum daha aldı Brüksel’den daha yeni aldığı viskisinden…
Mehtabın güzelliği viskisine eşlik ediyor günün yorgunluğunu üzerinden alıyordu. Ama saat de çok geç olmuştu; uyuması gerekiyordu… Zira sabah yapılması gereken başka işleri vardı: bir iki yabancı bürokratla görüşecek, Güney’e geçecek rapor sunup bilgi alış-verişinde bulunacak ve yapılması gereken açıklamaları Kuzey’de yapacaktı… Birden yapacağı açıklama geldi aklına çakal efendinin: Ah o konuşmaları yok muydu… Nasılda ağzı açık izliyorlardı onun konuşmalarını… Krallar gibi naralar atıyor, herkes onu dinliyordu. Hele o basın mensupları, tam da istediği soruları soruyorlardı. Nasıl da öfkelendiriyordu insanları. Sanki başkalarının öfkesi onun mutluluğuna dönüşüyordu, düşündükçe mutlu oluyor, bir Şener Şen filmi izliyormuşçasına kahkahalara boğuluyordu. Evinde bu yalnız başına geçirdiği saatleri sırf bu nedenle seviyordu… Zira özgürce davranabiliyordu… “Geç oldu” dedi kendi kendine… Bu telkin onu kahkahalarından ve düşüncelerinden çekti çıkardı…
Çocukluğunda bile hayal edemeyeceği büyüklükteki evinin eşyalarına gururla baktı. Güney’den aldığı yolluğun üzerinden yürüdü, mermerlerini Güney’den getirttiği merdivenlerini ağır-ağır çıkarken birden gözüne merdiven basamaklarından birinde olan sıvadaki kusur ilişti. Normalde cesur biri değildi ama alkolün de verdiği cesaretle başladı evini yapan ‘kaçak’ işçilere sövüp saymaya… O kadar para verdim, yıllarca ‘çalıştım!’ didindim, Rum’dan kalan, kalmayan malları sattım, bana bu yapılır mı? vs… Birden kendine geldi, bu sefer kendine kızmaya başladı. “Eee” dedi çakal efendi “ucuza kaçıp kaçak işçilere iş yaptırırsan böyle olur” diye söylendi kendi kendine…
Yatak odasına girdi…
Geniş yatağına uzandı…
Tanrısıyla baş başa kaldı…
O an aklına işsiz gençlerimiz geldi, onları ‘savunmak!’ için söylediği sözleri ve ucuza evi kapatmak için kendi yaptığını düşündü. Biraz huzur diyerek Güney’den aldığı nevresim takımına sarıldı sıkıca. Sonra yerli üretim geldi aklına. Nasıl olacaktı da kendi üretimini tüketmeyen bir toplum, kendi ekonomisine sahip olup kendi kendini yönetecek diye düşünmeye başladı… Gerçeğin bu olduğunu kendiside biliyordu. “Boşver sen hedefine odaklan” dedi kendi kendine ve uyumaya çalıştı. Ama bu düşünceler, ah bu düşünceler yok muydu?
Genelde utanmayan çakal efendi yine utanmadı ama yüreği azda olsa cız etti; ne de olsa ‘o da bir insandı!’ sonuçta…
Ve bu öyle bir yürek acısıydı ki her gece olduğu gibi yine huzursuz uykusuna daldı.
Mutlu Pazarlar…
Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun…