Salı günü Dışişleri Bakanımız Hüseyin Özgürgün ile yaptığım söyleşinin bir kısmını yayınlamıştım. Sn. Bakan Türkiye’de temaslarda bulunduğu için eleştirilmesini komik bulduğunu söylemiş, Ankara ziyaretinde yapılan zirvede temel prensipler dışında, hangi konularda esneklik yapılabileceği üzerine kritik görüşmelerin olduğunu belirtmişti.
Ayrıca Annan Planı onaylansaydı çözümsüz çözüm gerçekleşmiş olacaktı demiş bende bunun üzerine kendisine Sn. Talat’ın tam zıttını düşündüğünü ve bu durumda Hükümetle Cumhurbaşkanlığı’nın nasıl birlikte çalışabileceğini sormuştum. Ki tamda bu noktada yerimizin darlığı nedeniyle bu söyleşiyi yarıda kesmiştik. Şimdi bu sorunun yanıtıyla devam ediyorum.
“Çözüm Sn. Talat’a göre doğru, bana göre yanlış olmayacak!”
Sn. Bakan Hükümet ile Cumhurbaşkanlığı’nın nasıl birlikte çalışabileceğiyle ilgili adeta formül verdi: “Bunun olması için Annan planı gibi tartışmalar yaratmayacak, Annan planı gibi Sn. Talat’a göre doğru, bana göre yanlış olmayacak! Herkese göre doğru olması gerekiyor çözümün… Çıkacak plana evet % 65’i bile bulsa, bir gün döner çok ciddi sorunlara yol açar!” Sn. Bakan’ın verdiği rakam çok yüksek ve formül çok zor, farkındayım, bu farkındalığım peki ‘çözüm olacak mı?’ sorusunu gündeme getirdi. Sn Bakan “Evet çözüm belli güvenceler verilirse gerçekleşebilir” diyerek endişelerin ortadan kalkması gerektiğini ve Annan planında bu güvencelerin ortadan kalktığını dile getirdi.
Şu an ki süreciyse Sn. Özgürgün toprak ve harita konusuyla birlikte yorumladı: “Şu anki süreçte toprak ve harita konusu konuşulduğu zaman çok daha büyük yaygara kopar. Daha onlar hiç konuşulmadı ve konuşulabileceği de yok! Konuşulabilecek konular değil çünkü…” Bakanımızın bu yaklaşımı sonrasında ilk düşüncem ‘herhalde al-ver sürecinde konuşulur’ şeklinde oldu ve bunu dile getirdiğimde Sn. Özgürgün’ün yaklaşımında herhangi bir değişim olmadı: “Bence o konuşulamaz. Bence anlaşmanın konuşulduğu gün onlar konuşulabilir. Tabanda herkes hemfikir olur ve siyasilere ‘yürüyün’ der o zaman konuşulur. Herkesin tedirgin olduğu bir ortamda toprak ve harita konuşmaya kalkmanız, siyasetçinin de yapabileceği bir şey değil! Ben cesaret etmem.”
“Bir referandumda Güzelyurttan ‘evet’ çıkma ihtimali sıfır.”
Sn. Özgürgün’e göre toprak konusunun ne zaman konuşulabileceğini öğrenmiştim ancak buna Sn. Talat’ın daha önce cesaret ettiğini ve hatta rakam verdiğini Sn. Bakan’a hatırlattığımda: “Onu bir dillendirdi ama o 29+ dediği de somut değil! Şimdi onu masada ortaya koysunlar bakalım. Nereleri, hangi bölgelerden vazgeçiyoruz biz? Bunu konuştuğunuz anda çok ciddi infial doğar ve ekonomi durur. O bölgelerde yaşayan insanların psikolojisini düşünün...” diyerek yorumladı olayı ve Güzelyurt örneği çok bariz ortadaydı, Sn. Bakan bu konuda da çok iddialı ve şöyle diyor: “Bir referandumda Güzelyurttan ‘evet’ çıkma ihtimali sıfır.” Hatta “siz gazetecisiniz gidin oradaki halkla konuşun bunu” diye ekliyor. ‘Bugün böyle olabilir ama Güzelyurt halkı Annan Planı’na ‘evet’ demişti’ dediğimde Bakan’ın cevabı gecikmedi: “Suni olduğu ortaya çıktı planın. Evet dendiği anda geriye dönüldü. Kapıların açılmasıyla birlikte hayal kırıklığı yaşandı. Şimdi oradan ‘evet’ çıkmaz.”
İki toplumlu etkinliklere katılmayı hiç düşündünüz mü?
UBP’nin kapıların açılmasını konusunda ne düşündüğünü uzun zamandır merak ediyordum. Acaba onlar içinde olumlu bir adım mıydı bu? Bu sorumu Sn Bakan “Olumlu ancak sabredilmesi gerekiyor. Zorlamayla etkileşim olmaz. İki toplumlu etkinlik yapıyoruz ama iki toplumlu etkinlik yaptık diye başka tarafları suçlamak doğru değil!” şeklinde yanıtladığında çok merak ettiğim bir konunun açılmasına memnun olmuştum. Zira UBP’li bir bakan olarak Sn. Özgürgün iki toplumlu etkinliklere katılmayı hiç düşünür müydü? Sn. Bakan çok rahat ve net yanıtladı beni “Katılırım hiçbir sorun yok!” dedi. Ne yalan söyleyeyim şaşırmıştım. Soruma devam ettim. Davet geldi mi hiç? Bu sorumu sitemli bir ses tonuyla yanıtladı ve şöyle devam etti: “Davet gelmedi ama Rum tarafında gerek politikacı, gerekse halktan çok arkadaşım var. Benim böyle bir sıkıntım yok! Ama Kıbrıs konusunu konuşmak mümkün değil! Rum tarafında büyük baskılar var.”
“Ben hiçbir şeyden korkmam”
Bilindiği gibi gerek Annan Planı döneminde, gerekse şimdilerde müzakere süreciyle ilgili gelişmeler yorumlandığında, genelde UBP’li yetkililer sık-sık “Türk halkının yok oluşuna sebep olur” şeklinde tespitlerde bulunuyor. Bu cümleye yönelik karşı görüş ise Türkiye gibi güçlü bir ülke varken bu korkunun yersiz olduğu. Bu durumu Sn. Bakan’a aktardım ve onun bu konuda ne düşündüğünü sordum, Sn. Bakan kaşlarını çatarak “Ben hiçbir şeyden korkmam!” dedi ve şöyle devam etti: “‘Yok oluş’ derken Türk kimliğinden söz ediyoruz. Varlık olarak beni ortadan kaldıracak demiyorum. Bu asimilasyon konusu! Sağlam bir çözüm olmazsa bu olur. Bu sıkıntı yaratır. Burada yönetimden dışlanma manasında söylüyorum bunu. Siz burada yaşarken herhangi bir söz hakkınız yoksa bir varlıktan ve kimlikten söz edilemez.”
“Kıbrıslılık bir üst kimlik olamaz”
Sn. Bakan ‘asimilasyon’ dediğinde ‘Kıbrıslılık’ konusu ister istemez açıldı. Türklerin asimile edilmeye çalışılmasını Kıbrıslılık olarak niteleyen Sn. Bakan bu konuda oldukça doluydu ve ilk cümlesi “Kıbrıslılık aslında bir üst kimlik olamaz?” oldu. Haliyle nedenini sordum: “Çünkü Kıbrıslılık, Kıbrıslı halkı, Kıbrıslı dili, Kıbrıslı milliyeti yok! Kıbrıslı diyen birisi milli marştan, bayraktan, dilden, dinden, gelenekten söz edemiyor! Böyle bir şey yok!”
Sn. Bakan böyle diyordu ama kimilerine göre bu pekâlâ mümkün. Hatta bunu Sn. Bakana şöyle açıkladım: “Bu noktada ABD örneği veriliyor. Bir ABD’li “ben ABD’liyim ancak Alman asıllıyım” diyebiliyor. Kıbrıslılıkta böyle bir şey olabilir mi?” dediğimde, Sn. Bakan araya girdi ve konuyu enine boyuna şöyle anlattı: “ABD örneği farklı bir örnek. 1787’de kabul edilmiş bir anayasası olan yüzyıllar önce oluşturulmuş bir yapı. Onunla Kıbrıs’ı kıyaslamaya kalkmak, elmayla armut misali olur. Kaldı ki hala daha dediğiniz gibi “ben Amerikalıyım ama Almanya’dan geldim” diyor. Evet, ortak bir din, bayrak, marş, dil oluşmuş fakat bu bile onun hala daha kökenini söyleme gereğini hissetmesine engel olamamış. Ve 250 yıla yakın bir zaman geçmiş. Dolayısıyla bizde de, ortak dil, bayrak, marş, gelenek, görenek bir köken birliği oluşacak, ondan sonra bir Kıbrıslı halkından söz edilebilir. Bunlar yokken, Kıbrıslılıktan söz etmeye kalkmak bana göre Rum Politikasına hizmet eder.”
UBP, “Bu konfederasyondur” diyor!
Sn. Bakan ile sohbetimiz ‘Kıbrıslılık’ üzerine yoğunlaştığı bu anlarda çok net ve direk bir soru sordum. UBP ne istiyor? Federasyon mu? Konfederasyon mu? Sn. Bakan’ın yanıtı: “ Sözünü ettiğimiz parametreler olduktan sonra isim önemli değil. Yeni bir devlet, yeni bir ortaklık kurulacak” bu şekildeydi ancak bu noktada Sn. Bakan’a hatırlatma gereği hissettiğim şey tahmin ettiğiniz gibi UBP’nin aldığı Konfederasyon kararı oldu. Bu kararı UBP neden kaldırmıyor diye sordum. Sn. Özgürgün bu sorumu net bir şekilde yanıtladı: “Federasyon veya Konfederasyon bizim temel argümanımız olmaması lazım. Bizim temel parametrelerimiz var. Bu temel parametrelere bakıldığında aslında en gerçekçi çözüm Konfederasyon olarak gözüküyor. Çünkü Konfederasyonda iki kurucu devletin eşit statüsü diyoruz biz. Bu gerçekleşsin de, bu konfederasyon olur veya federasyon olur tartışmalarını sonra yapalım. İki kurucu devletin eşit statüsünün bir devlet politikası olarak benimsendiği bir ortamda konfederasyon veya federasyon yazılabilir. Birisi derki bu federasyon, diğeri derki bu konfederasyon; UBP diyor ki bu konfederasyondur.”
“Sn. Cumhurbaşkanı ile ciddi bir anlaşmazlık var.”
Sn. Bakan ile söyleşimizin sonlarına gelmiştik ve şüphesiz her kesimin merak ettiği bir hususu gündeme getirmem kaçınılmaz bir son olmalıydı. Söz konusu olay: Cumhurbaşkanı kabul etmesine rağmen UBP müzakere heyetine neden hala daha atama yapmıyordu? Bu konuyu özellikle muhalefet sıklıkla dile getirirken UBP neden susuyordu? Sn. Özgürgün bu soruyu birazda şaşkın bir edayla yanıtladı: “Cumhurbaşkanı’nın bunu kabul ettiğini nereden çıkartıyorlar? Sn. Başbakan’ın bana aktardığına göre, evet Sn. Cumhurbaşkanı bir konuşalım demiş ama önerilen isimlerin hiçbirini de kabul etmemiş.” Şimdi şaşırma sırası bendeydi. Zira Cumhurbaşkanı’nın kabul ettiğinden o kadar emindim ki böyle bir yanıt beklemiyordum. Ama isim konusu önemliydi ve üstüne gittim. “Hükümet isim önerdi mi?” diye sorduğumda Sn. Özgürgün konuya açıklık getirdi: “İsim olarak değil ama nasıl biri olacağıyla ilgili yapılan konuşmalardan çıkan sonuç, Sn. Başbakan’ın aklında olan biri değil. Yani “etkisiz ve yetkisiz birisini verin, gelsin otursun, orda kalsın, benimle baş başa görüşmeye de giremez” deniyor. Dolayısıyla zaten şu anda Dışişleri bakanlığından birileri var orda. Burada özlenen Sn. Cumhurbaşkanıyla görüşmelere de girebilecek, üstelik politikacı kimliği olabilecek, yani seçilmiş birilerinin de orada olabilmesiydi. Bu bir milletvekili olabilir, belki bir müsteşar olabilirdi. Bu konuda Sn. Cumhurbaşkanı’nın çokta sıcak bakmadığını söyleyebiliriz. Kabul etti diyerek eleştiri yapıyorlar ama öyle bir kabulün olmadığını da Sn. Başbakan söylüyor. UBP hala daha o noktada; hükümeti temsilen birinin müzakere heyetinde olmasıyla ilgili Sn. Cumhurbaşkanıyla ciddi bir anlaşmazlık var. Cumhurbaşkanlığı bunu kabul etmiş değil! Kabul ettiğine dair yapılan açıklamalarda bilgisizlikten kaynaklanıyor.”
Şahsen çok keyif aldığım, bilgilendiğim bir söyleşinin sonuna gelmiştik. Sn. Özgürgün ve yardımcıları, her zamanki gibi nazik bir şekilde beni ve ekibimi uğurladı. Tekrar teşekkür etmek isterim.
Salı günü görüşmek ümidiyle…
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun…