Berlin’in en çok ilgi gören bölgelerinden biri olan Almanların “Museuminsel” dediği, müzeler bölgesi ve/veya müzeler adasındayım. Bu adanın ve hatta dünyanın en önemli müzelerinden biri olan müze ise yakından bildiğimiz, bizim deyişimizle “Bergama Müzesi” Almanlara göreyse “Pergamon Museum”.
Bir Türk olarak şüphesiz bu müzeyi gezmeliydim.
Gezdim de…
Türkiye, Bergama’dan getirilen (kimilerine göre kaçırılan ki bu büyüklükte olan eserleri nasıl kaçırdılar anlamış değilim) eserlerin sergilendiği bu müzeyi Kuzey Kıbrıs’tan yola çıkan gazeteci dostlarımızla birlikte gezdik.
Müzede olanlar, eserlerin muazzamlığı, büyüklüğü vs. hakkında bir şeyler yazmayı düşünmüyorum. Merak edenleriniz şüphesiz internetten bu bilgilere ulaşabilir. Bugün sözünü edeceğim şey gruptan ayrılarak, çok keyif aldığım ‘fotoğraf çekme’ eylemini gerçekleştirdiğimde başıma gelen olayla ilgili olacak!
Şimdi lütfen, bir müze içinde kendinden geçmiş, her yanında muazzam eserler olan klasik bir turist hayal edin. Sonra bu turistin bir Japon olduğunu düşünün ki malum Japon turistler dünyayı tek göz olarak gezerler.
Neyse böyle durumda olan ancak haliyle Japon olmayan bir vaziyette ‘Bergama Müzesi’nde gezmeye başladım.
Dedim ya kendimden geçmişim; ne görsem, bir an önce dijital arşivime kazandırma telaşıyla çılgınlar gibi fotoğraf çekiyorum. Gayet mutlu ve birazda telaşla fotoğrafları çekerken hemen önümde bulunan bir taşa elimi koymamla birlikte görevli sırtıma hafif dokunarak, eserlere dokunmamam gerektiğini söyledi.
Düşünebiliyor musunuz kendi ülkenizin tarihi eserine, bir başka ülkede dokunduğunuz için, o eserle hiçbir alakası olmayan o başka ülkenin görevlisi size dokunma diyor. O an içimden “Hooop bunlar bizim kardeşim! Çek elini omzumdan… Hem sen kimin malını kimden koruyorsun?” demek geldi.
Tabiî ki demedim!
“Sorry be gardaş” havasında bir şeyler geveleyip uzaklaştım o bölgeden.
Bizden çaldılar mı çalmadılar mı bilmem ama şurası bir gerçek adamlar işlerini doğru yapıyor. Bu noktada klasik Türk mantığıyla “adamlara bak be kardeşim çaldılar kültürel mirasımızı şimdi dünyanın parasını kırıyorlar” veya “adamlar tarihi eserlerimizi almışlar! Ama bak ne güzel koruyorlar. Bizde kalsaydı bunlar, ooo şimdiye kadar paramparça yapardık” gibi cümleler kurmayacağım; fakat bu yöndeki düşünceleri eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor bu…
Bu güvensizlik ve hayran olma hastalığının en ciddi sosyal sorunlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında “bizde kalsaydı öyle olurdu, böyle olurdu” demenin mantıksızlığı aslında gün gibi ortada: Bizde kalsaydı “Bergama sunağı” Bergama’da olurdu. Tıpkı ‘Efes’, ‘Salamis Harabeleri’ veya ‘Bellapais’ gibi… Ve bence böylesi daha iyi olurdu! Zira Bergama Müzesini gezerken ne kadar gerçeğine sadık kalınmaya çalışılarak yapılsa da suniliği fark ediyorsunuz.
Yani bu olay Salamis Harabelerini kapalı spor salonuna doldurmaya benziyor.
Öyle olsa aynı tadı alır mıydınız?
Diğer bir hastalığımızsa hayran olma hastalığı… “Adamlar yapmış” demek bizim için inanılmaz bir motivasyon eksikliği yaratıyor aslında. Hatta öyle bir noktaya geldik ki “adamlar yapmış” demek, “e onlar zaten yapıyor biz neden uğraşalım” demeye geliyor.
Oysa “adamlar yapmış daha iyisini yapmalıyız” dememizin zamanı geldi de geçiyor bile…
Salı günü görüşmek ümidiyle…
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Barış! Günü ---1.09.2009 İnsanın gülesi geliyor; dünyanın her noktasından kan fışkırırken nasıl olurda Barış’tan söz edilebilir?
Nasıl olurda barış günü kutlayabilirsiniz?
Barış istemekle barış olmuyor!
Barış güçlüyseniz oluyor…
Barışı gücünüz tahsis ediyor!
Aslında balık baştan kokuyor:
1 Eylül 1939 da Almanlar Polonya’yı işgal ediyor ve bu olaydan elli yıl sonra BM bu günü barış günü olarak kabul ediyor.
Düz mantıkla bakıldığında BM haklı görülebilir.
Soykırımların, atom bombalarının milyonlarca insanı telef etmeye başladığı gün olan 2.dünya savaşının başlangıcını böyle bir günle anmak, o günleri tekrar yaşamamamız gerektiğini bizlere hatırlatabilir.
Bizler acaba BM gibi mi düşünüyoruz.
Yani 1 Eylül’lerde “2.dünya savaşında ölen insanları hatırlıyor, dünyamız yine o günleri yaşamasın” diye mi düşünüyoruz?
Hadi canım oradan!
Irak’ta ki işgalci ABD askerleri bugün sizce böyle mi düşünecek?
Şu an öldürmeye devam ettiği çocuk, genç, yaşlıları öldürmekten vaz mı geçecek?
Peki ya aynı konumda ki Irak’lılar?
Kendini korumaya çalışan Irak’lılar “amanın bugün barış günü ABD askeri öldürmeyelim” falan mı diyecek?
Canlı bombalar bugün patlamayacak mı?
Birbirlerini öldürmeye devam edecekler!
İsrail askerleri sizce bugün ne yapacak?
Veya Filistinliler?
“Bugün barış günü roket saldırısı yapmayalım” falan diye aralarında mutabakat mı var zannediyorsunuz?
Elbette hayır!
Birbirlerini öldürmeye devam edecekler!
Ya Afganistan, Pakistan, Doğu Türkistan vs…
Oralarda da birileri birbirini öldürmeye devam edecek!
Bizlerse burada 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü barışın tadını çıkara-çıkara, lüks hayatlarımızdan feragat etmeden, dünyanın barışa ihtiyacı olduğunu birkaç saatliğine hatırlayarak, biraz ucuz hesaplarımızla, birazda kendimizi kandırarak kutlayacağız…
Bugün barış isteyeceğiz…
Ama ‘kim’den barış istediğimizi bilmeden!
Kim o barışı sağlayacak olan?
Kimilerimiz kendinden geçecek “Kıbrıs’ta barış engellenemez” diyecek!
Kimilerimiz dünya barışını isteyecek, samimi olacak o an…
Kimilerimizse sadece barış isteyecek, günü anlamlandıracak hiçbir şeyin farkında olmadan!
Öyle yada böyle Barış istenecek!
Ama kimden?
Siz kimden barış istiyorsunuz?
Size göre barış nasıl olur?
Perşembe günü görüşmek ümidiyle…
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!
Not: Bundan böyle Salı ve Perşembe günleri yazacağım… “Çözüm İstiyorum” Demeyiniz! ---3.09.2009 Çözüm istencini devamlı dile getirmek, çözümü gerçekten istemek anlamına mı geliyor?
“Ben ve/veya biz çözüm istiyoruz” diyerek çözüme ulaşılabilir mi?
Ve/veya şimdiye kadar ulaşıldı mı?
Peki kimler “çözüm istiyorum” dememeli!
• Bir sıradan vatandaş olarak, kişisel hak ve menfaatlerinizi herşeyin üzerinde tutuyor, hiçbir şekilde bu haklardan feragat etmeyi aklınıza dahi getirmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir memur olarak, devletiniz için ‘daha ne kadar çalışmalıyım ki devletime, halkıma faydam olsun’ mantaletisine sahip değilseniz eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir esnaf olarak günlük kazancınız doğrultusunda düşünüyor, toplumun ve ülkenin çıkarlarını düşünmeden vergi kaçırıyor, üretmiyor, ekonomik yapıyı alt-üst ediyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir iktidar partisi olarak, daha güçlü bir devlet, daha özgür, daha barış içinde yaşayan, daha mutlu bir halk yaratmak için çalışmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir öğrenci olarak, toplumunuzu temsil ettiğinizi, başarınızın toplumun başarısı olacağını, devletinize yalnızca kendini yetiştirmiş bir birey olarak faydalı olabileceğiniz gerçeğini düşünmüyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir işçi olarak, ürettiğiniz hizmetin kalitesini göz önüne almıyor, işinizi ‘daha güçlü bir ülke yaratmak’ adına yaptığınız bilinciyle yapmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir siyasi parti başkanı olarak, ülkenizin güçlü olmasının, temsil ettiğiniz siyasi partininde güçlü olması anlamına geleceğini düşünmeden hareket ediyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir sporcu olarak, herşeye rağmen başarılı olup, ülkenizi en iyi şekilde temsil etme azmi ile çalışmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir gazeteci olarak, daha güçlü bir ülke, daha güçlü ve kendine güvenen bir halkın oluşması için fikirler üretmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir sendikacı olarak, temsil ettiğiniz çalışanların hak ve çıkarlarını ülkenizin çıkarlarının önüne koyuyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir siyasetçi olarak, kişisel siyasi geleceğiniz ve çıkarlarınızı düşünüp, ülkenizin kaynaklarını veya konumunuzu haksız yere kullanıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir sivil toplum örgütü olarak politize olmadan, halkın ve ülkenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir çiftçi olarak ülkeniz için üretmiyor, halkınız için katma değer yaratmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz!
• Bir ... olarak, ...... ....................................... .................... ....................... ................ eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! (Noktalı yeri siz doldurunuz. Eminim yazacak çok şeyiniz var!)
Çünkü ülkeniz için çalışmıyor, toplumunuzun menfaatlerini ön plana almıyor, cümlelerinize ‘biz’ diye başlayamıyorsanız eğer siz nasıl olurda çözüm istiyor olabilirsiniz?
Ülkenizde kişi başına düşen gelir bugün 35 bin dolar, etrafınızdaki insanlar mutlu ve huzurlu olsaydı, sizce bugün çözüm olmazmıydı?
Veya çözüm istiyor olurmuyduk?
Yani aslında çözümü sağlayacak olan biziz, BİZLERİZ.
Yani aslında çözümü sağlayacak olan şey, daha güçlü bir ÜLKE yaratmamızdan geçiyor!
Bunun içinde hep birlikte çok çalışmalıyız.
Çalışmalıyız ki, birilerini çözüme ikna etmeye çalışan ve o birilerinin kafasına göre erteleme lüksleriyle karşı karşıya kalan pozisyondan çıkıp, ikna edilmeye çalışılan ve “istersek erteleriz haaa” diyebilen pozisyona gelebilelim!
Bunun için asla geç değil...
Hiç bir şey için geç olmadığı gibi!
Salı günü görüşmek ümidiyle...
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!
Not: Tüm bu okuduklarınızdan sonra eğer bana hak veriyorsanız, etrafınızda bulunan ve çözüm istediğini söyleyenleri bir kez daha değerlendirmenizi tavsiye ederim. Artık! ---8.09.2009 İddialı bir o kadarda kesin bir kelimedir ‘artık’!
Bazı kelimeler gibi yan çizme fırsatı tanımaz size ‘artık’ demek…
Mesela ‘belki’ veya ‘sanırım’ gibi kelimelerle yan çizme şansınız vardır.
Ama ‘artık’ dedikten sonra yan çizmeniz doğru olmaz!
Sizi ‘artık’ demeye iten etkenler vardır ve zaten bu nedenle siz ‘artık’ demişsinizdir.
‘Artık’ dediğinizde son noktaya geldiğinizi, bunun bir milat olduğunu karşı tarafa söylüyorsunuzdur aslında.
Yani ‘artık’ demenin kendi içinde ciddi sorumlulukları vardır.
‘Artık’ bir yandan da yaşanmışlıkları temsil eder.
Bir şeyler yaşanmıştır ve yanlış gidiyordur!
O yanlış giden şeyler için ‘artık’ deniyordur.
Yani “bundan böyle bu böyle olacak” demektir!
Kesin ve nettir!
‘Artık’ demek kararlılıktır.
Karar verilmiştir.
Artık o işler, öyle olmayacaktır!
Olmamalıdır.
Bu olmayış, ‘artık’ diyenin samimiyetiyle doğru orantılıdır.
Söyleyen ‘artık’ının arkasında olmalıdır.
Aksi halde artık onun ‘artık’larının pek bir önemi kalmaz!
Dün ‘Öğlen Ajansı’nda stüdyo konuğum Siyaset Bilimci Salih Egemen’di.
Onunla gerçekleştirdiğimiz söyleşide sürekli bu sözcüğü kullanmak durumunda kaldık.
Zira memleketimizin geldiği nokta bu sözcüğün ülke için çok önemli olduğunu ortaya koyuyordu!
Sözcüğü söylemesi gereken kesimlerin başında şüphesiz Hükümet yetkilileri ve Başbakan geliyor. Görünen o ki ülkenin mevcut durumda ilerleyebilmesi çok zor!
Bu zorluk:
Hızlı ve etkin kararlar alınmasını ve sonuna kadar bu kararların arkasında durulmasını gerektiriyor.
Sizce hükümette ‘artık’ sözcüğüyle başlayan cümleler kuracak, kararlar alacak ve arkasında duracak birileri var mı?
Sanırım zamanla öğreneceğiz?
Perşembe günü görüşmek ümidiyle…
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!