O gece uyku tutmamıştı... Bütün gece içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağı üzerine stratejiler geliştirmekle uğraşmıştı. Yorgun bedeni ona yatmasını emretsede beyni buna engel oluyordu. “Çözmem gerekiyor! Çözmeliyim...” diyordu.
Gecenin sessizliği, sabahın enerjisine yenik düştüğü dakikalarda o hala ayaktaydı. Güneşin doğuşunun, fikirlerine katkı sağlayacağını, zihninde yeni fikirler doğacağını ümit ediyordu... Biraz da bu nedenle sabaha kadar beklemişti... Ne var ki beklediği gibi olmamıştı. O sabah zihni ona ihanet etmişti; oysa bulunduğu mevkiye gelmesinde zihni ona hep destek olmuştu. Tek …[truncated]tesellisi yıllarca birlikte mücadele verdiği takım arkadaşlarıydı. “Onlar elbet bir çıkış yolu bulmuşlardır” diyerek, biraz huzur aradı!
Bir an önce bunları bir kenara bırakıp hazırlanması gerektiğini O da biliyordu! Önce bir duş, sonrasındaysa önemli günlerde giymeyi alışkanlık haline getirdiği o özel takımını giydi; her önemli toplantısında kendisine şans getiridiğine inanıyordu bu takım elbisesinin...
Ailesiyle kahvaltı yapıyor, gazetelere göz gezdiriyordu! Tüm gazeteler onu uykusuz bırakan konulardan bahsediyordu. Köşe yazarları onun ne yapacağına dair yorumlarda bulunuyordu. Bir an yüreğinin burkulduğunu hissetti! Zira en güvendiği yazar bile onu köşeye sıkıştırmıştı. Tüm sorunlarının, huzursuzluğunun yanına hayal kırıklığıda eklenmişti...
Evden bu duygularla çıktı; hiç çıkmak istemezcesine... Kapıda bekleyen makam arabasının şöförü kapısını açtı! O an en son isteyeceği şey o arabaya binmekti. Ama çıkış yolu yoktu! Binecekti...
Arabadayken sokaklara boş gözlerle baktı! Biraz huzur arıyordu; umutsuzca... Huzursuz anlar onu bekliyordu; bakanlar kurulu toplantısını girerken, merakla bekleyen gazetecilerin arasından geçmesi gerektiğini o da biliyordu. “Gazeteciler ve soruları... Ben bunlara ne diyeceğim şimdi?” diyor, kaçamak cevaplar geliştiriyordu zihninde...
Başbakanlığın önüne geldiğinde, kendisini sadece gazetecilerin beklemediğini gördü. Yıllarca kendisinin yaptığını, şimdi ona yapıyorlardı... Oysa Başbakan olduktan sonra eylem yapma olasılığı olan herkesi kabineye almıştı: Milli Eğitim Bakanlığını Şenel Elcil’e, Çalışma Bakanlığını Ahmet Kaptan’a vermişti. Daha önce eylemcilik tecrübesi olanlarıda unutmamıştı. Bir önceki dönemde başka partilerden meclise seçilselerde eylem yapma becerilerini göz önüne alarak Ahmet Çaluda’yı Tarım Bakanı, Ahmet Barçın’ı Dışişleri Bakanı yapmıştı. Memlekette eylem yapma becerisine sahip olan herkese bir makam vermişti.
Ama unuttukları vardı!
Deneyimli siyasetçiler...
Sendikalar Partisi Başkanı Adnan Eraslan Başbakan olduktan sonra, siyasetten çekilen, Derviş Eroğlu ‘Ulusal Birlik Hareketi’ni, Ferdi Sabit Soyer ‘Cumhuriyetçi Türk Memurlar Sendikası’nı, Serdar Denktaş ‘Demokrat Turizmciler Birliği’ni, Mehmet Çakıcı ‘Toplumcu Demokrat Hareketi’ni, Turgay Avcı ise ‘Özgür ve Reformcu İşçiler Birliği’ni kurmuştu!
Ve şimdi tüm bu eski siyasetçiler Başbakanlık önünde Adnan Eraslan’ın kabinesini hedef alan eylemlerde bulunuyorlardı. Ellerinde ki dövizlerde şunlar yazıyordu: S.Denktaş: “Plajlarımızda kum var! Her yerimize yapışıyor.Temizlenmeli!”
Avcı: “Başbakan’ın gözünün üstünde kaşı var! Kabul edilemez!”
Çakıcı: “Dün gece sinek ısırdı beni! Diğer insanları niye ısırmıyor. Demokrasi nerde? Nerde devlet?”
Soyer: “Bu sorunlarımız çözülmezse, şok eylemlerimizi grevler izleyecek! Hükümet hazır ol!”
Başbakan Eraslan’ın en çok dikkatini çeken Eroğlu’nun taşıdığı “Emeklilerin haklarına dokunulamaz” dövizi oldu!
Eroğlu’nun taşıdığı döviz dışındakileri önce anlayamadı.
Sonra kendisinin yaptığı eylemler aklına gelince birden her şeyi anlamlandırdı!
Neyse ki eşinin “Adnan kendine gel!” sesiyle gözlerini açtı…
Eşinin korku dolu gözleri onu bu kabustan uyandırdı!
Salı günü görüşmek ümidiyle...
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! | Peki Çözüm Olmazsa Ne Olacak? ---7.08.2009 Tamam, negatif düşünmeyelim çözüme odaklanalım.
Var sayalım referandum oldu ve her iki taraf bunu red etti, ‘peki’ o zaman ne olacak?
Basit bir kelime gibi gözüksede ‘peki’ demenin kendine özgü sorumlulukları vardır!
Sadece ‘peki’ diyerek çok uzun cümlelerden kurtulabilir veya cümlenizin başına ‘peki’ getirerek, size yansıtılanları peşinen kabullenmiş gibi yapıp etkili bir soru sorabilirsiniz...
Ancak ‘peki’ demenizi sağlayacak koşulların yaratılması gerekmektedir.
Yani sizi ‘peki’ diyecek noktaya getirmesi gerekir; olayın ve/veya karşılıklı konuştuğunuz kişi veya kişilerin...
Örneğin:
“Bundan sonra işine geç kalmayacak, verdiğim görevleri harfiyen yerine getireceksin” diyen patronunuza “peki” diyerek yanıt verebilirsiniz. Söylenenleri kabul etmişsinizdir! Fakat ‘peki’ kelimesini mimikleriniz ve ses tonunuzla farklı şekilde anlamlandırma şansınızda vardır. ‘Öyle olsun bakalım’ manasına gelecek şekle büründürebilirsiniz ‘peki’ kelimesini... Hatta “bu şekilde suçlamalar ve dikta ettirmelerde, bu kelime bu yönde daha fazla kullanılır” demek yanlış olmaz sanırım!
Diğer taraftan yaşananlar veya size anlatılanları kabul ettiğinizi karşı tarafa hissettiren şekilde de kullanılır bu kelime...
Sizi ikna etmeye çalışan herhangi birine ‘peki’ dediğiniz an karşınızda ki kişi zafer sarhoşluğuna düşer. Ancak arkasından sorunun gelmesi onu bu sarhoşluktan kurtarır... Açıkçası o zaman daha etkili olur.
Çoğu zaman bu şekilde ki sorular etkili ve karşı tarafı zor duruma düşüren sorular olur!
Çünkü sorunuza ‘peki’ diyerek başladığınızda, söylemeye çalıştıklarıyla değil! Söylemeye çalıştığı şeylerin sonrasıyla ilgilendiğiniz yönünde mesajlar verirsiniz.
E o kişide buna hazır değilse, sizi ikna ettiğini düşünen beyni zafer şarkıları yerine matem şarkılarını kayıttan çalar!
Örneğin:
“Burada yaptığımız düzenlemeyle vatandaşlarımız çok düşük ücret ödeyerek devletin imkanlarından faydalanacak” diye iyi bir iş yaptığını savunan herhangi bir devlet yetkilisine “peki, vatandaş bu hizmetten faydalanmak istemezse, sizcede bu düzenlemeyle birlikte devletin yaptığı onca masraf boşuna olmaz mı?” şeklinde bir soru yönelttiğinizde kem-kümlerle dolu bir yığın cümle duyarsınız. Oysa soru, söz konusu devlet yetkilisi için ne kadar güzel başlamıştır.
‘Peki’ kelimesinin hikmetidir bu!
Önce verir, sonra alır...
Bu noktadan hareketle benimde ‘peki’ ile başlayan sorularım var!
Bilhassa ‘Kıbrıs Sorunu’ konusunda...
Lliderler konuşsun iyi güzel hoş... ‘Peki’, müzakere sürecinin sonucunda bir uzlaşıya ulaşılamazsa ne olacak?
Var sayalım referandum oldu ve her iki taraf bunu red etti, ‘peki’ o zaman ne olacak?
Tamam, negatif düşünmeyelim çözüme odaklanalım. Ancak şu an ki durum için halkımıza sürekli sürdürülemez diyorsunuz. ‘Peki’, çözüm olmazsa halkımız için sürdürülebilir durumu nasıl yaratacaksınız?
KKTC asla tanınmaz diyorsunuz. ‘Peki’, çözüm olmazsa elimizde ne olacak? Ne yapacağız? B planınız ne?
BM yetkilileri “bu son fırsat” diyor. ‘Peki’ bizim yetkililerimiz onlara sordu mu “çözüm olmazsa planınız ne?” diye…
...
(Sorulara siz devam edin...)
Salı günü görüşmek ümidiyle...
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun!