Girne · Kuzey KıbrısGazeteci / Yazar / İletişim Danışmanı
Köşe Yazıları ve Röportajlar Arşivi / Köşe yazısı · Star Kıbrıs

Laf Cambazıyla Devam

Cem Kar yazı arşivi simgesi

Ne yalan söyleyeyim Sn. Ferdi Sabit Soyer’in CTP-BG başkanlığından ayrılmasına medya mensubu olan biri olarak gönlüm el vermiyordu. Zira Soyer’in kullandığı lugat, o kadar renklidir ki siyaset sahnesinde Genel Başkan olarak olmayışı, şüphesiz farkedilirdi.

Bugünkü yazımın konusu tamda bu hususta!

Soyer’in Başbakan olduğu sıralarda bir açılışta yaptığı konuşmadaki benzetmeyi hatırladıkça suratımdaki tebessüm eksik olmaz. Elbette sizide bu tebessümden mahrum bırakmayacağım...

Soyer açılışta şöyle diyordu:

“Artık iş adamlarımız Müslüm Gürses modelini bırakıp, Tarkan modeline geçmeli!”

Bunun yanında seçim öncesinde Soyer ve Eroğlu arasında ki söz düellosunu hatırlamamak elde değil!

Bakın Soyer katıldığı bir radyo programında UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu’na ne diyor?

“Başbakan Soyer, konuşmasında UBP Genel Başkanı’nı ‘Al başlıklı kız’ hikâyesindeki kurda benzeterek, “o hikâyede kurt, al başlıklı kızın nenesi kılığına girerdi ama ağzını açınca kız kurt olduğunu anlamıştı. Kıbrıs Türk halkı da Eroğlu’ nu konuştuğunda çok iyi anlıyor ve ne olduğunu ne yapmak istediğini daha iyi idrak ediyor” dedi.”

Seçim sürecinin en renkli benzetmelerine imza atan Soyer, Eroğlu’na yönelik açıklamalarına her platformda devam ediyordu: “Soyer: Miadı dolan sadece başkanları değil, düşünceleriyle, yaptıklarıyla, yapmaya çalıştıklarıyla, modası geçmiş, korkuya dayalı bir siyasetin temsilcileri olarak hepsi miadını doldurdu. Halk da bunun farkında. Gerekli cevabı da 19 Nisan’da alacaklar. CTP-BG 25 artı ile geliyor. Durduramazsınız. Durduramayacaksınız. Bu halkın artık geri vitesi yok. İlerlemeye devam edecek.”

Soyer-Eroğlu söz düellosunun keyifli taraflarında biri ise Eroğlu’nun da Soyer kadar laf cambazı olmasıydı: “Eroğlu: A Ferdi Bey fazla telaşlanma. Gideceksin ve geri vitesin olmadığı için geri dönmeyeceksin... CTP 19 Nisan da Güneşin altına vurulan mühürleri görecek ve UBP’ni %50 artı ile iktidara geldiğini görecek” Laf cambazlığında sınır tanımayan Soyer’in cevaplarıysa hiç gecikmiyordu: “Soyer: UBP lideri Eroğlu yüzde 50’ye ulaştıklarını söylüyor. Doğrudur bizim yüzde 50’miz kadardırlar” Herhalde bu kadar örnek, Genel Başkan düzeyinde olan Soyer’in siyaset sahnesinden inmesini “medya mensubu” olarak neden istemediğimi açıklıyordur.

Neyse ki siyasetin somurtkan yüzünü yumuşatan bu ve benzeri çekişmeler olmasa belkide siyaset hiç çekilir olmazdı...

Diğer taraftansa sorun çözmekle yükümlü olan siyasetçilerin, söz konusu sorunları çözmek yerine, bu karşılıklı söz düellosuyla vatandaşı güldürmekten öteye gidemediklerini söylemekte fayda var!

Burada partilerine kayıtsız şartsız bağlı olanları elbette ayrı tutuyorum; zira bu söz düellosunu taraftar edasıyla alkışladıkları malum bir gerçek.

19 Nisan’dan sonra koltuğu sarsılan Soyer’in bu kurultay sonrasında tazelendiği göz önüne alınırsa, ileride bizi eğlenceli günler bekliyor demektir. Soyer’in siyaset arenasında Genel Başkan düzeyinde kalmaya devam edecek olmasının eğlenceli kısmı “ana muhalefet lideri olarak devam edecek olmasıdır!”

E artık siz tahmin edin muhalefet ve iktidar arasındaki söz düellosunu...

Cuma günü görüşmek ümidiyle...

Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Bir Domuz Gribi Virüsü Kaç Metreküp Dikmen Çöplüğü Zehri Yapar? ---3.07.2009 Artık alışkanlık haline getirmişti Ayşe Teyze; her sabah erken kalkmayı…

Hayatın zorunluluklarının kendisinde böyle bir alışkanlığı getirmesi çok doğaldı.

Oysa yıllarca erken kalkmıştı Ayşe Teyze ve tam “çocukların okulu bitti, evlendiler, artık rahat-rahat uyurum” dediği anda yeniden erken kalkması gerekmişti!

Ayşe Teyze savaş yıllarını yaşamış, EOKA’nın dehşetini görmüş, çocuklarını hep korumaya çalışmıştı.

Korumuştu da…

Şimdi en büyük oğlu Selim’in iki çocuğu vardı…

Kızı Selin evlenip İstanbul’a yerleşeli çok olmuştu; ama hala Ayşe Teyze’ye torun verememişlerdi!

Bu duruma çok üzülse de bir yandan da sevincine engel olamıyordu Ayşe Teyze; oğlu, gelini ve torunları gibi kızı için endişelenmiyordu, ayrıca kızı Selin’in özlemine bir de torun özlemi eklenmiyordu…

Kansere yenik düşen babasını iki yıl önce kaybetmişti, içinde hep kanser olma korkusu taşıyan Selim…

Elbette babasıyla aynı hastalığı taşıyan annesini yalnız bırakmayacaktı!

Bu acı ölüm üzerine annesi ne kadar karşı çıksa da, iki çocuğu ve eşiyle birlikte annesinin yanına yerleşti!

O gün bugündür Ayşe Teyze oğlu, gelini ve torunlarıyla yaşıyordu.

Ve o gün bugündür yine erken kalkmaya başlamıştı Ayşe Teyze…

Hastalığına ve yaşına aldırmadan erken kalkıyordu…

Erken kalkmak zorundaydı…

Endişeliydi…

Endişeliydi Ayşe Teyze!

İstemiyordu kendi ve iki yıl önce çok sevdiği eşi gibi, çocukları ve torunlarının kansere yakalanmasını…

Yinede kararlıydı, onları EOKA’dan koruyabilmişti!

Pekâlâ, şimdiki düşmanı da alt edebilirdi!

Kendi için alt edemese de…

O nedenle her sabah erken kalkıyor evin her yanını iyice kapatıyordu Ayşe Teyze!

Çünkü Hamitköy’de yer alan evlerinin her yanını, yanmıyor olsa da her sabah Dikmen Çöplüğünden gelen belki de kendilerini de hasta eden zehir sarıyordu…

Ayşe Teyze’nin eşi EOKA’nın elinden kurtulabilmiş ama bu sinsi düşmandan kurtulamamıştı.

Aynı hastalığa yakalansa da kararlıydı Ayşe Teyze, ev halkını bu sinsi düşmandan koruyacaktı!

Sağlık Bakanımız Sn. Ahmet Kaşif önceki gün domuz gribiyle ilgili bir açıklama yaptı! Şöyle diyor Sn. Kaşif: “Halka bizim çağrımız; teşhisi ve tedavisi olan bir hastalıkta fazla paniğe gerek yok. …Sağlık Bakanlığı olarak olayın daha vahim bir şekle dönüşüp, yaygınlaşmaması için tüm birimler ve tüm acillerle her türlü tertibat alındı!”

Çok yerinde ve halkı endişeye sevk etmeyen bir açıklama!

Peki ya Ayşe Teyze’nin endişesi?

Onun endişesi için her türlü tertibat alındı mı?

Onun ve bölge halkının muhtemel hastalığının tedavisi var mı?

Ayrıca gerek siz Sağlık Bakanımız Sn. Kaşif’e, gerek Çevre Bakanımız Sn. Ersan’a ve gerekse bugüne kadar yetkili olan ve bu konu hakkında hiçbir şey yapmayan tüm yetkililere bir sorum var!

Sizce “Bir Domuz Gribi Virüsü Kaç Metreküp Dikmen Çöplüğü Zehri Yapar?”

Bu hoş olmayan sorunun cevabını aldığımız günlerde görüşmek ümidiyle…

Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Trafik Canavarını Buldum! ---7.07.2009 Önceki gün yaşanan trafik kazasında yaşamını yitiren genç kardeşlerimizin acısı hepimizin yüreğini burktu... Ailelerine başsağlığı dileklerimi buradan dile getirmek istiyorum.

Bu olay sonrasında, 2 yıl önce kaleme aldığım bir yazı aklıma geldi ve o gün söylediklerimin bugünde geçerli olması beni çok üzdü...

Size tarfik canavarını anlatacağım:

(16 Şubat 2007, “Ayrılık Seramonisi” başlıklı yazımdan alıntıdır.)

Onlar yanımdan geçiyordu, ben şaşkın...

Bir an düşündüm: “Trafik canavarı kim?” diye.

Kısa bir süre sonra şaşkınlığım geçti; Trafik canavarını bulmuştum.

“Hergün aynı sahne yaşanır evimizde... Ben işe gitmek için hazırlanırken, eşim evin işleri ile meşgul olur. Sonra kapıya doğru yaklaşırım, son halimi görmek için aynaya bakarım. Eşim yanıma gelir, düzgün dahi olsa kravatımı düzeltir. Kapıyı açarım, tam dışarı çıkarken birbirimize sarılırız. Onun yüzünde bir hüzün belirir; benim yüzümde ise bir gerginlik.

Sonra helalleşir, vedalaşırız.

Arabaya binene kadar beni balkonda bekler! Arabamı çalıştırıp evin garajından çıkarken, son kez, bir daha göz göze geliriz. Ve evin önünden uzaklaşıken, arabamın klaksonuna basarım; acı-acı çalan klakson uzaklaştığımın göstergesidir.”

Neden bu seramoni?

Eşim ve ben birbirimizi çok seviyoruz ve kısa süreliğinede olsa bir ayrılık yaşıyoruz diye mi? Tamam birbirimizi severiz ama o kadar da abartmayız ayrılıkları.

Tüm bu seramoninin sebebi: Ufak çapta bir savaştan daha fazla can verdiğimiz yollarımızdan kaynaklanıyor... Tabiki bu psikolijide olmak çok üzücü.

Geçtiğimiz gün yine evden çıktım ve işe gidiyorum. Sanayi bölgesinde olan ışıkları geçtim ve Mağusa istikametine doğru olan yoluma devam ediyordum ki, dikiz aynasından gördüğüm bir görüntü o an şok yaşamama neden oldu! Birden önümde ki hız göstergesine baktım, üzerimde ki şok dalgası, şaşkınlığa dönüştü. Çünkü ben saatte 90 km hızla gidiyordum ve arkamda olan üç adet damperli kamyon bana selektör yapıyorlardı.

Ne yapacağımı şaşırdım!

Halen şaşkınlığım devam ediyordu ve sola sinyal vererek çaresiz şerit değiştirdim; zira şerit değiştirmesem, kamyonların beni altlarına alması işten bile değildi! Yanımdan vızır-vızır üç kamyon geçiyordu, ben şaşkın-şaşkın bakarken. Ya yarış halindeydiler, ya da yüklerini boşaltmanın vermiş olduğu rehavetle kamyonlar deliye dönmüştü...

Onlar yanımdan geçerken “fark etmeseydim bu deliye dönen kamyonlar beni kesin orada linç ederlerdi” diye korku kapladı yüreğimi! Demek ki trafik canavarı denilen şey, bu yükünü boşaltmanın vermiş olduğu sevinçle yollarda cirit atan kamyonlar olmalı.

Sadece kamyonlar mı? Elbette hayır.

Mesela, tarfikte sıkışıp kalmış, dakikada 10m ilerleyebilen normal arabalarda, boş yol bulduklarında bu şekilde çılgına dönmüyor mu?

Yine sürücüsünün içtiği alkolden etkilenen araçlar, yollarda sapıtmıyor mu?

İşte 'trafik canavarı'nı bulmuştum...

Canavar bu araçlar olmalı(!).

Tabii ya onlar olmalı, yoksa arabaları kullanan insanlar canavar olabilir mi?

Yıllardır trafik canavarını arıyoruz...

Oysa canavar bizleriz!

Sadece farkına vardığımızda, fark ettiğimiz ancak “artık çok geç olan” bir şey bu...

Yıllardır yazılarımı “Trafikte saygılı olalım” diyerek bitiriyorum.

Çünkü trafik kazalarını önleyebilmenin, ancak ve ancak hepimizin müşterek kullandığı yollarda, kişilerin yaşama hakkına saygı duymaktan geçtiğine inanıyorum.

Trafik kurallarına uymaz veya kurallara uymayan biriyle yolda karşılaşmaz sağ kalırsam Cuma günü görüşürüz...

Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!

Kaynak sayfayı görüntüle ↗