Farkında mısınız?
Kendisinin taraf olmadığı bir davadan yargılanıyor bu ülke!
Birileri birbirini dava ediyor, başka birileri ise birbirini dava eden kişiler hakkında karar vermek için, başka başka birilerine danışma gereği duyuyor.
Başka başka birilerinin yorumu konuya taraf olmayan başka bir ülkeyi, yani bizi etkiliyor. Ya da etkileyeceği söyleniyor…
Öyleki, söz konusu yorum doğrultusunda alınacak kararın sonuçları, gerek ülkenin siyasi pozisyonunu, gerekse ülkenin bireylerini etkileyecek deniyor yine birileri tarafından!
Bu ‘denmeler’ işi başka noktalara getiriyor.
İşin dramatik tarafıysa o ülkenin yıllarını ‘kendi kaderini tayin etme’ politikasına vermiş olması!
Gelin görün ki şimdi, o ülkenin kaderi için başka bir ülkenin alacağı karar bekleniyor!
Taraf olmayan ama tamamen onu etkileyen, o ülkenin siyasetçileriyse bir araya geliyor ve o başka ülkenin vereceği karara göre pozisyon alacağını hep bir ağızdan deklare ediyor!
Yani o başka ülkenin alacağı kararı şimdiden tanımak, benimsemek zorunda bırakılıyor.
Yani, eli kolu bağlı olarak, “bu karardır benim ülkemin kaderine yön vermemi sağlayacak olan” diyor.
Dedirtiliyor…
En kötüsü, demek zorunda hissediyor kendini!
Eyyy Kıbrıs Türk’ü…
Odaklandırılmışsın...
Sözde alternatifler üretiyor, farkına varmadan konuşuyorsun: —O başka ülkenin senin ülkeni kötü duruma sokacak karar alamayacığını düşünüyorsun.
—O başka ülkenin senin ülkeni düşünmediğini, kendine göre karar alacağını düşünüyorsun.
—O başka ülkenin senin ülkende süren müzakere sürecini zora sokamayacağını bu nedenle davayı askıya alacağını düşünüyorsun!
Düşündüklerin o başka ülkenin hareketlerine ve alacağı karara odaklanmış!
Fikrinde, zikrinde o başka ülkeyle ilgili...
Seninle ilgili hayati bir kararı, “o başka ülke alacak” diyorsun, ne dediğinin farkına varmadan!
Bahanende hazır “Dünyada konjonktür böyle” diyorsun.
Farkında değilsin!
Dedirtiliyorsun ve odaklandırılmışsın!
Düşüncelerini kısıtlayan cam duvarları göremiyorsun, kör edilmişsin.
Birileri sana “Düşün! Ama bu çerçevede” diyor!
Güçsüz hissediyorsun kendini!
Güçsüz olduğuna inandırılmışsın!
Oysa en güçlü gözüktüğü anda güçsüz, en güçsüz gözüktüğü anda güçlü olabileceğini unutuyorsun!
Gücünün fikirlerinde, zihninde olduğunu unutmuşsun.
Unutturulmuş sana beynin!
Odaklanmadan, özgür düşünceler üreterek sorunlarını çözebileceğinin farkına varamıyorsun!
Oysa sirkte pusuda bekleyen hırsız, ipteki canbaza kilitlenmiş gözlerini gördükçe, kıs kıs gülüyor, ellerini ovuşturuyor... Odaklanmış beyinlerden elde edeceği kazanımları düşündükçe, yüreği heyecanla atıyor o hırsızın!
Senin ülkenin geleceği hakkında karar verme münasebetsizliğini sergileyenlere karşı güçlü hissetmelisin!
Zira o güç beyninde…
Kendine gel!
Sıyrıl odaklanmışlıklarından, ön yargılarından.
Düşün, üret, hayal kur, özgür ol...
Kendin için, ülken için, geleceğin için!
Güçlü olmak için üret…
Eyyy Kıbrıs Türk’ü ‘olmaz’ denileni gerçekleştiren Atamızı andığımız bu günde, sana olmaz denilenleri gerçekleştirmen ümidiyle...
19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun.
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! “Geç gelen adalet, adalet değildir.” ---5.06.2009 Yukarıdaki cümleyi dün Çalışma Bakanlığında kullandım. “Çalışma Bakanlığı ve Adalet ne alaka” dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım... 2007 yılı Aralık ayından, 2008 Haziran ayı başına kadar ülkemizde çok köklü olan bir kuruluşta altı ay süreyle çalışma talihsizliğini yaşadım. Talihsizlik diyorum çünkü: İşe başladıktan sonra ilk ayın maaşını ikinci ayın sonunda alabildim. Kendi kendime “olur yau belliki sıkıntıları var idare ederiz” dedim. İkinci ayın maaşınıysa iki taksit halinde üçüncü ve dördüncü aylarımda alabildim. Yine kendi kendime konuşmaya başlamış, hatta iç dünyamda konuyu tartışıyordum “ne oluru Cem! Adamlar emeğini sömürüyor... Kendine gel..! Ama yok işi bırakırsam içerde kalan paramı alamam. Biraz daha dayanayım, baksana adamlar sıkıntıyı atlatıyoruz diyorlar, belki işyerinin sıkıntısı geçer ve kalan paramıda alırım.” İşyerimin paramı vereceğine dair sözleri ve bendeki “çıkarsam kalan paramı alamam” düşüncesi beni oraya bağlıyordu. Yaklaşık dört ay boyunca yarın ödüyoruz, haftaya kesin, bir anlaşma yaptık paranın gelmesini bekliyoruz, vesaire gibi bahanelerle içerde kalan paramı yine alamadım. Benim iyi niyetim devam ettikçe, karşı taraf bunu yüzsüzce kullanıyordu. Elbette sabrında bir sınırı var. Neticede olayı “Çalışma Dairesine” taşıdım ve şikâyetçi oldum. Paramı bana ödeyeceğini söyleyen köklü kurum çalışma dairesi müfettişlerine “ödemeyik” demiş. Çalışma daireside 2009 Mart ayında dosyamı Çalışma Bakanlığı hukuk bürosuna göndermiş.
Dün oradaydım...
Başlıktaki cümleyide bana “davanız karşı tarafa daha okunmadı! Dava okunduktan sonra Ceza mahkemesine gidecek. Ama dava ne zaman mahkemeye gider bilemiyoruz. Prosüdür çok!” diyen kişiye söyledim.
Sözde işçinin hakkını savunacak olan Çalışma Dairesi ve Bakanlık aylar geçmesine rağmen emeğimi sömüren işyerinin yanında yer alıyor ve iş uzadıkça uzuyor. Bu uzama, ‘Emek Hırsızlığı’ yapmaktan çekinmeyen o köklü kurumu cesaretlendiriyor.
İş bu kadarlada kalmıyor, aynı kişinin verdiği bilgilere göre ‘Ceza Mahkemesi’ genellikle mağdur olan işçinin parasının ödenmesi konusunda karar almıyor! İşyerini cezalandırıyor... Parasını almak isteyenler ayrıca hukuk davası açmak zorunda kalıyor.
O zaman neden Çalışma Dairesine şikayette bulunuyor ki çalışma izni ile bu ülkede çalışan ve işveren tarafından mağdur edilen kişiler?
Hakkını alamayacaksa ve sadece işyeri cezalandırılacaksa, maaşını alamayan kişilerin ne işine yarayacak bu şikayet?
Davanın açılması ve sonuca ulaşılması için geçen süreyse işin traji-komik yanı!
Hadi ben burada yaşıyorum ve davayı bekleyebilir, hakkımı sonuna kadar savunabilirim.
Ya bu ülkeye geçici olarak çalışmaya gelen kişilerin mağduriyetleri ne olacak?
Devlet bu kişilerin buraya gelip çalışması için en sert yüzünü gösterirken, onlar mağdur olduğunda aynı sertliği işverenlerine karşı neden göstermiyor?
Devlet bu ülke için emek üreten, çalışan kişilerin emeklerini çalmaya kalkışan hırsızlara karşı en sert yüzünü göstermekle yükümlü değil mi?
Yoksa devletin buna ayıracak zamanı yok mu?
Devlet ülkesine geçici olarak gelen kişileri bu emek hırsızlarına karşı koruyamazken kendi vatandaşını nasıl koruyacak?
Salı günü görüşmek ümidiyle...
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Hala Daha “Atılan Ağaçlar!” ---9.06.2009 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla ülkemiz çevreyi fark etti. Turizm, Çevre ve Kültür Bakanlığı pilot proje olarak “Atık Pil toplama projesi” düşünmüş ve bu projeyi anlamlı bir günde Dünya Çevre gününde başlatmıştı.
Ne güzel, ne mutlu bir gündü o gün!
Günün en mutlusuysa şüphesiz KKTC topraklarıydı.
Gerçi yıllardır pillerle içli dışlı olan toprağın ağzı olsa ne söylerdi bilemiyorum.
Herhalde “hadi canım oradan, tek sorunumuz pil mi?” falan derdi.
Ya da “yaşasınnn! Bu coğrafyada artık pilleri yok etmek zorunda kalmayacağım” da diyebilir.
KKTC topraklarının ne düşündüğü bir yana, bu proje açıklandığında aklıma gelen ilk soru “ülkemizin en popüler atığı acaba piller mi?” oldu.
Daha sonrasındaysa 2 Ekim 2006 yılında Vatan Gazetesi için kaleme aldığım ‘Atılan Ağaçlar’ başlıklı yazım geldi.
Söz konusu yazıda:
“Dünyamız çok mu yeşil? Bölgemiz çok mu yeşil? Ülkemiz çok mu yeşil?
Hayır mı?
Elbette hayır!
Bilhassa ülkemiz açısından yeşillikten bahsetmek, kör olmak anlamına geliyor sanırım.
Yeşillik derken aklınıza salatalarımıza koyduğumuz, marul, maydanoz vs. gelmesin!
Ağaçlardan bahsediyorum.
Ülkemizde ağaç kıtlığının varlığı su götürmez bir gerçek.
Yani bizler ağaç kıtlığının ne olduğunu biliyoruz.
Ancak bilmek ile değer vermek ayrı şeyler.
Biz değerini bilmiyoruz! “Hem ağaç yok diyorsun, hem de değer vermiyoruz diyorsun”, “Efendim olmayan şeyin değeri bilinir mi?” diyebilirsiniz...
Neden mi böyle konuşuyorum. Açıklayayım;
En basit şekilde söyleyecek olursak: Ağaç demek oksijen demek! Demek oluyor ki hayatımızda yaşamsal bir değeri var! Var, var olmasına da bizler KKTC’de yaşayan insanlar olarak acaba bu konunun önemini kavrayabildik mi?
Elbette hayır.
Neden mi?
Çünkü:
Kâğıt’ın ağaçlardan imal edildiğini hala öğrenemedik.
Ülkemiz de hurda kâğıt enflasyonu yaşanıyor. Bu hurda kâğıtlarının tekrardan kağıt olarak bizlere, defter, kitap, doküman vs. olarak dönebileceğini unutmuş durumdayız!
Tekrar kâğıt haline çevrilebilen hurda kâğıtlarının, dünyanın herhangi bir yerinde kesilme olasılığı olan birçok ağacı -ki yukarıda da söylemeye çalıştığım, ağaçsızlık kavramını iyi bildiğimiz düşünülürse- kurtarabileceği gerçeği ile hareket etmiyoruz, edemiyoruz.
Edemiyoruz çünkü:
Bu yönde bir organizasyon yok!”
Diyordum…
Üzücü olansa hala “demem”!
Açık söylemem gerekirse o günden bu güne, bu konuda herhangi bir gelişmenin olmadığını görmek beni çok üzüyor.
Hala daha geri dönüşümü en kolay olan ve ülkemizde bolca bulunan hurda kağıtları depolayıp fabrikalara gönderebileceğimiz bir hurda kâğıt depomuz yok!
Maalesef hala daha ‘ağaçları’ atıyoruz çöplere…
Bilinçsiz ve duyarsızca…
Söz konusu çevre olunca söyleyecek söz elbette çok!
Özellikle bu konuya eğilmemim sebebiyse Sn. Bakanın yapmış olduğu açıklamada bu konuya eğilmemiş olması!
Diğer taraftansa Sn. Bakanın diğer konularda söyledikleri beni sevindirmedi değil!
Ayrıca Sn. Bakanın son söz olarak söylediklerine başta kendisin önem vermesini dileyerek katıldığımı belirtmeliyim.
Evet, Sn. Saner aynen dediğiniz gibi “Çevre bizim, hepimizin” lütfen özel günler dışında da sahip çıkalım.
Cuma günü görüşmek ümidiyle…
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!