Zaman-zaman siyasetçilerimizin diline doladığı ‘yandaş medya’ yakıştırması, hoş bir yakıştırma olmamanın yanında, bunu söylemek üzücü olsa da gerçeklik payı olan bir şey aslında.
Siyasi partilerin kendilerine ait yayın organlarının olduğu bir ülkede, ‘yandaş medya’ yakıştırması yapmak ilk bakışta mantıksız ve komik gibi görünse de ülkemizde vuku bulan bir durum.
Önceki gün kaleme aldığım ‘Benim Özgür Medyam’ başlıklı yazımda da belirttiğim üzere: Ekonomik bağlamda eli kolu bağlı bırakılan medya kurumlarımızın, zaman-zaman yandaş medya olmak zorunda bırakıldıkları su götürmez bir gerçek.
Yandaş medya olmanın ve/veya yandaş medya olarak bazı kurumların siyasetçiler tarafından suçlanmasının bir başka boyutu var: Suçlayanların kendi yandaş medyalarının olması!
Yani siyasetçilerin, birilerini yandaş medya yaratmak hususunda eleştirirken, kendi yandaş medyalarını unutmaları…
İşin özü medya’yı kendilerine muhtaç bırakan siyasetçiler, daha sonra medya kurumlarını yandaş olmakla suçluyor. Ne kadar tezat bir durum değil mi?
Oysa çıkış belli!
Medya kurumlarını kendi ayakları üzerinde durabilecek seviyeye getirmek için kafa yormak gerekiyor.
Ancak akıllar ‘medyayı nasıl kendi sesimiz yapabiliriz’ yönünde çalışıyor.
Kendi yanımızda olmayınca da suçluyoruz:
“Bunlar yandaş medya” diyoruz.
Ve hemen aklıma Sezen Aksu geliyor; mantıksız bir şekilde!
Şarkı sözlerini düşündükçe işin mantığını daha iyi kavrıyor, konuyu daha da uzatmadan Sezen’in özetlemesinin, daha doğru olacağı kanısına varıyorum…
Ne güzel söylüyor Sezen:
“Eller günahkâr,
Diller günahkâr,
Bir çağ yangını bu bütün…
Dünya günahkâr,
Masum değiliz hiç birimiz…”
Masum değiliz!
Samimi değiliz.
Sanırım en büyük problemimizde bu…
Daha samimi olduğumuz günlerde görüşmek ümidiyle.
Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun!